23 Kasım 2009 Pazartesi

Sesler ve sokaklar...

Bu şehre geldiğimden beri arada o sesi duyar gibi oluyorum. Arabesk şarkılar çalan radyoların dinlendiği meyhanelerin olduğu sokaktan yukarıya doğru çıkıp masalarını sokaklara taşırmış hınca hınç kalabalık barlardaki baygın bakışlı kadınların, o kadınları bir elleriyle sarıp diğer elleriyle sigara içen ve rakı kokan bakışlarıyla göz göze gelip durduğumuz adamların arasından yürüyüp sesin geldiği yönü bulmaya çalışıyorum. Ara sıra bana değil benim bahşiş verebilme ihtimalime göz süzen garsonlar içeriye davet etmez gibi beni içeriye davet ediyorlar. Ben de belki bu sesin varlığını bir anlığına unuturum diye içeriye bakmaz gibi içeriye bakıyorum. Tren raylarına bakan öküzler kadar pervasızca oturan insanlara bir göz süzüp, bana mendil alıp almayacağımı soran, bakışları kendinden daha yaşlı bir kız çocuğuyla burun buruna geliyorum. Eğilip kulağına duyduğum sesten bahsediyorum. Bilip bilmediğini, duyup duymadığını soruyorum. Sonra o bir şeyler söylerken ben, onca insan varken oncalığa değil de bu soruyu küçük bir çaresizliğe soruyor olmamın beni mi yoksa onu mu anormal yaptığını ve köşede sigara sata sata bir sigaraya dönüşmüş tekel bayiinin neden durmadan çekirdek çıtlayıp tepedeki televizyona baktığını, televizyonda izlediği takım elbiseli eli silahlı adamların ortalığı tozu dumana katışını, sonra esas oğlanla esas kızın bir türlü rayına oturtamadıkları aşklarını, sonra aşk denen şeyin aslında rayına oturtulduğunda o kadar da rayına oturtulası bir şey olup olmadığını düşünüp düşünmediklerini, ve o an bunları izleyen tekel bayiinin sattığı sigara sayısını mı, evdeki çocuklarını mı, yoksa benim düşündüğüm şeyleri mi düşündüğünü merak ediyorum.
Kız eliyle sokağın başını gösteriyor sonra bana. Ve ben hala onun ne dediğini duyamıyorum. Çünkü o an o sokakta insan sesleri kocaman bir homurtuya dönüşüp tüm vurdum duymazlığıyla üstüme düşüyor. Bu umarsızlığın altında ezilip büzülerek sokağın başına doğru yürümeye başlıyorum. Köşede ihtiyar bir kadın önüne serdiği çakmakları satmaya çalışıyor. Çakmaklara şöyle bir göz süzüyorum, üstünde Che Guevera, Yılmaz Güney, Osmanlı tuğrası, üç hilal resimleri olan çakmaklar görüyorum. Çakmakların üzerinden bakıldığında ideolojilerin aslında çok faklı olmadıklarını, hepsinin bir ateş yakmak için birilerince kullanıldığını düşünüyorum sonra. Tüm bu düşünceleri o sesin varlığını bir an unutmak için yapıyorum ama o ses bir türlü gitmiyorum kulağımdan. Tüm bunları fark etmiş gibi müzikli bir çakmak gösteriyor bana kadın, oysa ben o an kadının yıllar sonra bu sokakta çakmak satıcılığıyla son bulan hayatını merak ediyorum. Hayatın insana ağır geldiğini, ne yapsa, kimi sevse, kimlerce sevilse bir türlü o ağırlığın altından kalkamadığını düşünüyorum. O ağırlığın kadının yüzünde bıraktığı izleri, her bir izde bozulmuş bir ezberi, ve o an kadının o sokaktan yürüyüp geçen gençlerin onun bozduğu ezberlere ne kadar yabancı olduklarını fark edip etmediğini düşünüyorum.
Düşünüyorum düşünmesine de o ses beynimin içinde bir kıymık gibi hala aynı şeyi söylüyor...